Demirci’nin dağlara yaslanmış, sabahları sisin çam ağaçlarına ince bir tül gibi çöktüğü küçük bir köy vardı. Bu köyde, taş duvarlı, kiremit çatılı, önünde asması olan mütevazı bir evde Mahmut, eşi Halime ve dokuz yaşındaki kızları Aysu yaşıyordu.
Mahmut sabah namazıyla birlikte uyanır, yatağının kenarında kısa bir dua eder, sonra abdestinin serinliğinde gözlerini açardı güne. Her işine “Bismillah” ile başlar, her kazancına “Şükürler olsun Rabbim” diye dua ederdi.
Halime ise aynı sabahın içinde farklı bir dünya yaşardı. Onun gözünde ev dar, araba yetersiz, köy sıkıcı, hayat eksikti… Ne kadar malları, ne kadar düzenleri olursa olsun içindeki memnuniyetsizlik rüzgârı hiç dinmezdi.
Köy Evinin Sabahı
O sabah da Mahmut tandırın yanında çayı demliyor, ocağın çıtırtılarına karışan dua sesiyle içeri huzur veriyordu.
Halime ise kapının önünde kollarını bağlamış, uzaklara doğru bakıyordu.
Mahmut, gülümseyerek:
— Halime, gel hele. Çay kaynadı. Güne bereketle başlayalım.
Halime, iç çekerek:
— Bereket bereket diyip duruyorsun da… Vallahi bizim evin bereketi eksik. Herkes hacca gidiyor, herkesin evi iki katlı, arabası sıfır model… Biz hâlâ elde avuçta bi şey yok diye sürünüp duruyoruz.
Mahmut başını hafifçe eğdi ama kızmadı.
— Halime… Şükürsüzlük insanın gönlünü karartır. Bak, şu ev bizim, şehirde evimiz var, arabamız var. Tarlada da çiftlik evimiz, tarlamız var. Bunlar az mı?
— Çokmuş gibi mi konuşuyorsun Mahmut?
dedi Halime kaşlarını çatıp. Git bak komşu Zekeriya’ya! Adam geçen sene hacca gitti, bu sene oğlunu yurt dışına yolladı! Biz hâlâ burda köyün içinde dönüp duruyoruz. Mahmut başını hafifçe salladı.
— Bizim nasibimiz neyse o gelir Halime. Hem sen namazını, orucunu hiç aksatmazsın. Kuran’ını her gün okursun. Bu sızlanmalar sana yakışmıyor vallahi.
Halime bir an durdu, ama içindeki dert düğümlenmişti bir kere.
— İbadet ediyorum ama… benim gönlüm dolu Mahmut, dolu! İnsan biraz dünya yüzü görmek ister. Bizde yok işte!
Tam o sırada Aysu okul çantasını sırtına vurmuş, saçlarını iki yandan örmüş hâlde kapıya yanaştı. Yanakları al al, gözlerinde hem çocuk merakı hem babasından aldığı bir huzur vardı.
— Baba, ben okula gidiyorum!
Mahmut kızının yanaklarını severek:
— Allah zihin açıklığı versin kızım. Sen bu köyün en çalışkanısın. Öğretmen de hep söylüyor ya…
Aysu gururlandı.
— Öğretmen dedi ki, “Aysu sınıf birincisi olur!” dedi.
Halime, iç çekişine hafif bir kıskançlık tonunu karıştırarak:
— He he… Senin öğretmenin de maşallah biraz fazla övüyor. Diğer çocukların anası babası biliyo mu bunu? Ayıp olur sonra.
Aysu annesinin sert sesinde bir anlam aradı; bulamayınca sessizce dışarı çıktı.
Mahmut ona baktı, sonra Halime’ye döndü.
— Kızcağızın hevesini kırma Halime… Her şeyden bir kusur çıkarma artık.
Halime sinirli adımlarla içeri girerken kendi kendine mırıldandı:
— Siz anlamazsınız… Bana soran yok halim nedir, gönlüm nedir…
Aysu okul yolunda yürürken, yolun kenarında komşu Hatice teyze ineklere yem veriyordu.
— Aysu kızım, gel bi selam ver! diye seslendi.
Aysu gülerek yanaştı.
— Günaydın Hatice teyze!
— Günaydın kuzum… Anan nasıl? Akşam bir duman gibi geçti kapının önünden, bir hâller vardı yine.
Aysu omuzlarını çekti.
— Annem hep bir şeylere kızıyor teyze. Babam da hep sabrediyor.
Hatice teyze içini çekerek başını salladı.
— Gönlü dar insanın evi geniş olsa ne fayda kızım… Allah babana güç versin.
Aysu başını eğdi.
— Annem ibadet ediyor ama hep üzülüyor teyze. Niye?
Hatice teyze cevap vermedi. Gözleri bir an gökyüzüne kaydı. Köyde herkes Halime’nin hâlini konuşurdu ama kimse kırmak istemezdi onu.
Aysu yola devam ederken hafifçe mırıldandı:
— “Keşke annem de babam gibi mutlu olsa…”
Gün akşama dönüp köyün üzerine mor bir sessizlik çökerken Mahmut tarladan eve döndü. Üstü başı toz içinde ama yüzünde dingin bir tebessüm vardı.
Halime ise sobanın yanında oturmuş, suratında düşünceli bir ifade ile Kur’an okuyordu. Kur’an’ı kapattı, ama yüzündeki huzur hâlâ yoktu.
Mahmut:
— Halime… Bugün yine mi dertlisin?
Halime:
— Vallahi ben dertliyim Mahmut! Benim içim sıkışıyor. Komşular hep hacca gitti, bizim hâlâ niyetimiz bile yok! Yurt dışına çıkanlar var. Bizde? Sıfır!
Mahmut ona yaklaştı, sesini yumuşattı:
— Allah nasip etmedikçe gidemezsin Halime. Belki vakti daha gelmedi. Şükredelim ki evimiz, barkımız, kızımız sağlam.
Halime gözleri dolarak:
— Ben kimseye söylemiyorum ama… içimde bir boşluk var Mahmut. Sanki hep bir şey eksik…
Mahmut elini onun elinin üzerine koydu.
— O eksik olan şey belki de dünyanın malı değil Halime. Belki gönül huzurudur…
Halime başını çevirdi, bakmadı ama sesi titriyordu:
— Bilmem… ama içim dar işte Mahmut. Sanki nefesim yetmiyor bazen.
Evde bir sessizlik oluştu. O sessizlikte sadece sobanın odunu çatırdadı.
Tam o sırada kapıdan Aysu’nun neşeli sesi duyuldu:
— Anne! Baba! Bugün öğretmen beni herkesin içinde tebrik etti!
Ama Halime’nin yüzü yine donuktu.
Aysu bunu görünce sesi yavaşladı.
— Sevinmedin mi anne?
Halime sadece:
— Allah muvaffak etsin… dedi, ama içinde bir kıpırtı bile yoktu.
Mahmut kızına gülerek:
— Sen gurur duy kızım. Anan da sevinir, fark etmezsin belki…
Fakat Aysu anlıyordu. Annesinin gözleri hep uzaklara dalıyordu.
Gece çöktüğünde Mahmut dışarı çıkıp gökyüzüne baktı. Yıldızlar berraktı; ama Mahmut’un gönlünde bir sıkıntı vardı.
“Halime’nin bu hâli nereye varacak?” diye mırıldandı kendi kendine. Çünkü o biliyordu ki…
Şükür unutulursa, evin içinde en sessiz geceler bile fırtına olurdu. Ve o fırtına, çok yakındı…
Irmak kıyısına vuran kuş sesleri, sabahın ilk ışıklarıyla köyü usulca uyandırmıştı. Fakat Halime’nin yüreğinde geceden kalma bir sıkıntı hâlâ semada dolaşıyor gibiydi. Gözlerini açar açmaz içini bir huzursuzluk kapladı.
Oda sıcaktı, ev genişti, yiyecekleri boldu… ama gönlü daralmıştı bir kere.
Mahmut ise ocaklığın başında çayı yeniden demliyordu. Her yudum, her nefes onun için bir şükürdü. Halime’nin ayak seslerini duyunca yüzünde aynı yumuşak gülümseme belirdi.
— Günaydın Halime’m, rabbim güne gönül ferahlığı versin.
Halime duymazdan gelir gibi koltuğa oturdu.
— Dua dua diyorsun Mahmut… Benim içim hâlâ sıkkın.
Mahmut bir an durdu, kaşı hafif çatıldı ama ses tonu değişmedi.
— Gel hele otur. Bir çay iç de konuşalım. Belki içindeki dert dışarı çıkınca hafifler.
Halime başını iki yana salladı.
— Dert konuşmakla hafiflemez Mahmut… Benim içim dünya istiyor galiba.
Mahmut duyunca hafifçe irkildi.
— Dünya dediğin nedir Halime? Altın mı, araba mı, unvan mı? Çok görünüp huzursuz bir hayat mı?
Halime hiddetle döndü:
— Kimsenin hayatı huzursuz değil! Herkes bir yerlere gidiyor, bir şeyler alıyor! Bizim paramız yok, bizim nasibimiz yok! Bıktım artık!
Mahmut’un gözleri bir anlık karardı, fakat kendini topladı.
— Halime… Şükürsüz söz yürek yaralar. Ama anlıyorum seni. Belki bir değişiklik istersin. Lakin unutma, içindeki boşluğu mala mülke yükleme. Yanılırsın. Halime sustu. Sanki Kelimeler boğazında düğümlendi.
Aysu çantasını almış, saçlarını yine iki örgü yapmıştı. Evdeki havayı anlamasa da içindeki çocuk sezgisi kıpır kıpırdı.
— Anne, okula gidiyorum… Hakkını helal et.
Halime kızının bu olgun sözleri karşısında bir an yumuşar gibi oldu.
— Helal olsun yavrum… Allah senin yolunu açık etsin.
Mahmut elini kızının başına koydu.
— İyi dersler kuzum.
Aysu köy yoluna düşerken, iki kadın kendi aralarında konuşuyordu:
Ayşe Kadın:
— Duydun mu Hatice? Geçen hafta Kamber ağa torunuyla umreye gitmiş. Vay gari adamın nasibine bak!
Hatice:
— Hee duydum. Bizim köyde bu ara umreye gitmeyen kalmadı mübarek…
Aysu, annesinin ne kadar etkileneceğini düşünerek içini çekti.
“Anne duyunca yine dertlenecek…”
Öğrenciler arasında da yeni bir konuşma vardı. Aysu’nun yakın arkadaşı Gülce heyecanla yanına koştu.
— Aysu! Öğretmen dedi ki, bu dönem çalışkanlara şehirdeki bilim merkezine gezi yapacaklarmış! Sen kesin gidersin!
Aysu gülümsedi ama aklı annesindeydi:
— Ben giderim de… Annem ne der bilmiyorum. Belki üzülür yine.
Gülce şaşırdı:
— Neden üzülsün ki? Herkese haber verecekler zaten.
Aysu, büyüklerin dünyasını anlamaya çalışan bir çocuk ciddiyetiyle cevap verdi:
— Bizde… işler biraz karışık.
Köyde kadınlar bir araya gelip kahve yapmış, dışarıda çamaşır sererken sohbet ediyorlardı.
Hatice, Halime’yi görünce çağırdı:
— Gel Halime, bir kahvemizi iç. Yıkık gibi dolaşıyorsun sabahtan beri.
Halime oturdu ama bakışları boştu.
Ayşe Kadın merakla sordu:
— Nedir bu hâlin kız? Yüzün solmuş gibi.
Halime içini çekti, sonra patlayan bir damla gibi döküldü sözleri:
— Vallahi yokluğumuzdan bıktım! Bizim hiç nasibimiz yok! Herkes hacca gidiyor, umreye gidiyor, çocuklarını şehirlere yolluyor. Bizde hiçbir şey yok!
Kadınlar bir an sustu. Birbirlerine bakıp ne diyeceklerini düşündüler.
Sonra Hatice yavaşça konuştu:
— Halime… Bak kızım. Allah sana sağlıklı bir koca, güzel bir kız, şehirde ev, tarlalar, araba vermiş. Daha ne?
Halime hemen söylemeyi hazır bekliyormuş gibi atıldı:
— Ben dünya görmek istiyorum! Hacca gitmek istiyorum! Şu köyden çıkmak istiyorum!
Hatice yumuşak sesle:
— Evladım… Hacca gitmek bir çağrıdır. Para ile bile olsa Allah nasip etmezse olmaz. Sen niyet et, gerisini O tamamlar.
Halime bu sözlere daha da gerildi.
— Ben niyet ettim de olmadı mı! Mahmut’un da nasibi yok zaten. Hep sabır sabır… Benim içim dolu!
Ayşe Kadın sessizce işine dönerken mırıldandı:
— Kur’an okuyan insanın içi böyle fırtınalı olmamalı…
Halime duymuştu. Yüreğine bir ok saplandı. Kıpkırmızı oldu ama hiçbir şey demedi.
Akşamüstü Mahmut eve geldiğinde Halime’nin odada hıçkırarak ağladığını duydu.
Aysu ise köşede oturmuş, annesinin hâlini çaresizlikle izliyordu.
Mahmut içeri girdiğinde Halime gözlerini sildi.
— Bir şey yok Mahmut…
Mahmut yanına oturdu.
— Var Halime. İçin ağlıyor senin. Ne istiyorsun söyle, çözüm arayalım.
Halime beklenmedik bir istekle doldu:
— Ben şehirde yaşamak istiyorum Mahmut! Bu köy beni daraltıyor! Herkesin hayatı değişiyor, bizimki değişmiyor!
Mahmut bir süre düşündü.
— Şehirde evimiz var. Dersin ki taşınalım… taşınırız Halime. Ama şunu bil: Eğer içindeki dert çözülmeden gidersen, şehir de sana dar gelir.
Halime titreyen bir sesle:
— Yine de… bir değişiklik istiyorum Mahmut. Belki gönlüm orada genişler…
Mahmut ağır bir nefes aldı.
— Peki… Bir düşünelim. Belki bir süre şehirde kalırız. Ama Aysu’nun okulu var…
Aysu hemen atıldı:
— Baba! Ben isterim şehirde okumayı! Hem öğretmenim de “Aysu için şehir iyi olur” demişti geçen gün!
Mahmut gülümsedi ama kararsızdı.
— Olur kızım… Ama hemen değil. Önce annenin gönlü otursun.
Halime ilk kez bir nebze yumuşadı.
— Sen bilirsin Mahmut… ama benim içim böyle kalırsa bir gün patlayacak biliyorum.
Mahmut içinden “Allah’ım sabır ver…” diye geçirdi.
O gece Halime pencereden yıldızlara baktı.
İçinde hem umut hem korku vardı.
Mahmut ise dışarıda dua ediyordu:
“Rabbim, bize en hayırlısını nasip et… Halime’nin gönlüne de huzur indir…”
Aysu odasında defterine şöyle yazdı:
“Annem bu köyden gitmek istiyor. Biz taşınırsak her şey değişir mi acaba?”
Ve köyün üzerinde sessiz bir göç niyetinin gölgesi dolaşmaya başladı…
Mahmut ile Halime’nin hikâyesi günbegün derinleşip ağırlaşırken, bir gün Mahmut uzun zamandır planladığı şeyi söyledi:
— Halime’m… Bu hafta sonu Konya’daki üniversiteden arkadaşlarla buluşacağız. Hep beraber gidelim. Hem gezmiş oluruz, hem de onların gönül sofralarını görürsün.
Halime önce karşı çıkmadı. Çünkü başka evlerde yemek yemeyi, hele de çeşit çeşit sofraları çok severdi.
— Olur… dedi burun kıvırarak. Bari doğru dürüst bir yere gidelim.
Aysu sevindi, çünkü şehir gezilerini çok severdi.
Yol uzun ama huzurluydu. Mahmut arabayı sürerken Halime camdan dışarı bakıp ara ara iç çeker, sonra kendi kendine söylenirdi:
— Kim bilir neler pişirmişlerdir?..
Mahmut gülümseyerek:
— Sofra geniş olur Halime, onlar eli açık insanlardır.
Konya’ya vardıklarında gerçekten de Mahmut’un arkadaşlarının hazırladığı sofra bir bayram bereketi gibiydi. Kocaman tepsiler, tandır etleri, çeşit çeşit salatalar, gözlemeler, irmik helvaları, baklavalar…
Aysu şaşkınlıkla:
— Baba bu kadar yemeği nasıl yapmışlar?
Mehmet abi gülerek:
— Halime yengemize layık olsun diye yaptık kızım!
Halime ise şaşkın şaşkın sofraya bakıyordu.
Bir yandan seviniyor, bir yandan da içindeki kıskançlık kabarıyordu.
Yemek boyunca Halime’nin yüzü açıldı, gülmeye başladı.
— Vay Allah razı olsun… Biz böyle sofra görmedik vallahi!
Mahmut arkadaşlarına minnetle baktı.
— Sağ olun kardeşlerim. Halime’nin yüzü uzun zamandır böyle gülmemişti.
Ama bu mutluluk kısa sürdü…
Köye döndükten bir hafta sonra Mahmut akşam işten geldi ve neşeyle seslendi:
— Halime, yarın misafir gelcek. Üniversiteden arkadaşlar, Konya’dan bizi görmek istiyorlar. Bir güzel sofra kurarız inşallah.
Halime’nin yüzü bir anda gölgelendi.
— Gene mi misafir? Daha geçen ay geldiler Mahmut! Hayret bir şey ya…
Mahmut şaşırdı.
— Ya Halime… Onlar bizi nasıl ağırladı gördün. Biz de bir ikramda bulunalım.
Halime hemen mutfağa çıktı, buzluğun kapağını hışımla açtı. Mahmut’un aldığı taze et, tavuk ve kuruyemişlere baktı. Sonra hepsini tek tek derin dondurucunun en altına tıkıştırıp kapağı sertçe kapattı.
Aysu kapıdan bakıp şaşkınlıkla sordu:
— Anne, niye hepsini buzluğa koyuyorsun? Babam misafir için almıştı ya…
Halime tersledi:
— Sus kızım! Her geleni doyurursak biz aç kalırız! Misafir dediğin bulgur pilavıyla da doyar.
Mahmut içeri geldiğinde Halime’yi pilav başında buldu.
Tencerenin içine baktı, yüzü düştü.
— Halime… pilava et koymamışsın?
Halime:
— Var Mahmut, var! dedi ama tenceredeki birkaç miskin et parçası neredeyse görünmüyordu.
Mahmut kaşıktan bir tane alıp gösterdi:
— Bunu eti mikroskopla arar gibi aradım Halime…
Halime aldırmadı.
— Benim usulüm böyle! Kimse alışmasın her gelişlerinde ziyafete! Hem bizim yetiştirdiğimiz fasulyeler var, o da yeter!
Mahmut hafifçe başını eğdi.
— Ama insanlar gönül için gelir Halime… Sofra gönlün göstergesidir.
Halime hışımla döndü:
— Gönül mönül anlamam! Ben kimseye bahçenin ürünlerinden vermem. Bir tek anamla kardeşime veririm. Gerisi kusura bakmasın!
Mahmut’un yüzü soldu.
— Ama sen köyde kadınlara hep “Ben çok hayır yapıyorum” demiyor musun Halime?
Halime:
— He, derim. Ne olacakmış! Dilin kemiği mi var?
O sırada kapıda Aysu sessizce ağlıyordu.
— Anne… Neden herkese kızıyorsun?
Halime kızının yaşlı gözlerini görünce sustu.
Mahmut, kızını yanına alıp yumuşak bir sesle dedi ki:
— İnsan dışarıda geniş, evinde dar olursa, önce kendi çocuğunu yaralar kızım…
Halime duydu. Duydu ama içine dert yerine bir öfke çöktü.
Misafirler geldi. Mahmut kapıda onları güler yüzle karşıladı.
— Hoş geldiniz kardeşlerim!
İçeri geçtiler, Halime kısa bir selam verdi ama yüzünde mecburi bir tebessüm vardı.
Sofra kurulurken Mahmut gözleriyle Halime’ye yardım etmeye çalışıyordu ama Halime hiçbir şeye el sürdürmedi.
Nihayet masa hazırlandı. Ortada bir koca tencere pilav… içinde ancak çakıyla bulacak kadar az et.
Bir kase turşu… Bir de küçük bir tabak salata.
Misafirler birbirine baktı ama kimse bir şey söylemedi. Mahmut utancından kıpkırmızı oldu.
Aysu başını masaya gömmüştü.
Mehmet abi, durumu fark edip sakin bir sesle konuştu:
— Mahmut kardeşim… Sofran dar olsa da gönlün geniştir. Biz senin yüreğini biliriz.
Mahmut boğazı düğümlenerek:
— Estağfurullah… Sofranın darlığı benim değil…
Halime hışımla sözünü kesti:
— Kimseye laf düşmez! Bu kadar yeter. Hem benim işlerim vardı zaten!
Ortama bir sessizlik çöktü.
Misafirler kısa süre sonra müsaade isteyerek ayrıldılar.
Kapı kapanınca Mahmut derin bir nefes verdi.
— Halime… Söyle bana, neden böyle oluyorsun? Başkalarının sofrasında yüzün gülerken kendi evinde gönlünü neden kilitliyorsun?
Halime’nin sesi titredi, ama öfkeyle:
— Ben kimseye minnet etmeyi sevmem! Hepsi bizi küçümsüyor zaten!
Mahmut yumuşak konuştu:
— Hayır Halime… kimse seni küçümsemiyor. Ama sen kendi gönlünü küçültüyorsun.
Halime ilk kez cevap veremedi. Sözleri bitti. Sanki içi boş bir testi gibi tıkandı.
Aysu sessizce annesinin yanına geldi.
Küçük elleriyle annesinin elini tuttu.
— Anne… Keşke babam gibi olsan… Yüreğin geniş olsa… Biz de mutlu olsak.
Halime’nin gözlerinden yaş süzüldü.
İlk kez… gerçekten ilk kez içi yumuşadı.
“Ben ne yapıyorum?” diye düşündü.
Kazandığı, sakladığı, kıskandığı her şey gözünün önünde anlamını yitirdi.
Mahmut bir adım geri çekildi. Sesinde kırgın ama merhametli bir tını vardı:
— Halime… unutma.
Gönlü dar olanın sofrası da dar olur.
Gönlü geniş olanın ise… ekmeği az olsa da bereketi çok olur.
Halime o gece sabaha kadar uyumadı.
İlk kez kendi içindeki darlığı fark etmişti. Kalktı, derin dondurucuyu açtı. Etleri, tavukları, kuruyemişleri çıkardı. Sonra kalkıp sabah ezanına yakın Mahmut’un yanına gitti.
— Mahmut… Gün doğsun.
Ben bugün büyük bir sofra kuracağım.
İlk misafirimiz de… gönlün olsun.
Mahmut’un gözleri doldu.
Aysu kapıdan bakarken gülümsedi.
Ve o sabah evin içinde ilk kez yıllardır kayıp olan bir şey dolaştı: Bereket kokusu

YORUMLAR